« Önceki |

30/3/2009

TEMBELLİĞİ ÖĞRETEN TATİL

Yarıyıl tatilimiz 2 haftadır. 2 hafta olan şubat tatilinin zamanı yaz tatiline göre kısa gibi gelebilir. Ancak bize sunduğu seçenekler açısından aslında şubat tatili daha fazla imkânı içinde barındırır. Bu yüzden önce yaz tatilini nasıl geçirebileceğimize ilişkin seçeneklerimizi sıralayacağım. Yazlığa gitmek, yüzmek, yaz okullarına kayıt olmak, köy işlerine yardımcı olmak... Benim aklıma inanın ki başka bir şey gelmiyor. Çünkü yazın sıcak olduğundan gölgelik ve serin  her yerde sanki tatil geçirilebilirmişim gibi geliyor. Ama şubat tatili öyle mi? Havalar soğuk olduğu için en sevdiğimiz kapalı alanlara gidip, sıkılmadan vakit geçirebileceğimiz onlarca etkinliğe katılabiliriz. Mesela: Kitapçıları dolaşmak, tiyatroya gitmek, sinemaya gitmek, film izlemek, şehre gelen sirki ziyaret etmek, buz pistinde kaymak, buz gösterilerini izlemek, kütüphaneleri dolaşmak, müzeleri gezmek, tarihi yerleri ziyaret etmek, kapalı oyun parklarını keşfetmek, resim, gitar, spor kurslarına katılmak... Bunlar bir çırpıda aklıma geliveren etkinlikler.

En değerli zaman aslında eğitim alanların göz açıp kapayana kadar geçtiğine inanılan tatil zamanlarıdır. Bu zamanları bir fırsat eğitimi gibi kullanmalıyız. Etkinliklere eğitim alanları da katmalı, onların hoşlanacağı, hobi olarak edinebilecekleri etkinlikleri fark edebilmeleri için imkanlar sağlamalıyız.

Dünyanın en zor işlerinde biri de boş zamanı önceden plânlamak olduğu kadar, plânlanan etkinliği de tüm çeldiricilere rağmen uygulayabilmektir. İşte size bir püf noktası: Bir tatili yaşamadan önce eğitim alanla yapabileceğiniz etkinlikleri önceden baş başa oturup, plânlayın. Tatil zamanınızın içinde gerçekten hiçbir şey yapmadan durduğunuz zamanları da tespit edin. Boşluklarınızı azalttıkça tatil zamanınızın da kalitesi artacaktır.

Siz de kendinize ait tatil bölümlerinize yaşlılar evine gezi, kimsesiz çocukları ziyaret, gönüllü yardım kuruluşlarında çalışma gibi etkinlikleri ekleyebilirsiniz. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğine ve zamanın  giderken size bıraktıklarına inanın sizde şaşıracaksınız. Yeter ki yapacaklarınızı önceden hatırlayıp, plânlayıp uygulayın.

EBRUCA

30/3/2009

HAYATI YÖNLENDİREN DEFTERLER (3)

ŞEMA DEFTERİ

İnsan beyni aklında tuttuğu her şeyi bir resimle ifade ediyor. Sesler kulaklarımızda, dokunuşlar hissetmemizde, kokular nefesimizde, dilimiz tadlarda gerçekliklerini ortaya koyuyor. Kulağı iyi duyuyor, tat alma gücü kuvvetli, dokunduğunu hemen hissedebilir ya da iyi bir damağa sahip cümleleriyle duyu organlarımızın ne derece gelişmiş olduklarını ifade ediyoruz. Peki gözlerimiz, her şeyi gören, gördüklerini anlamaya çalışan gözlerimiz görüntüleri nerede gerçek kılar? Tabi ki görüntüler beynimize, belleğimize not alınır. Bu yüzden şekillerle ifade edilen her şeyi eğer beynimizde anlamlı hâle getirdiysek, unutmamız neredeyse imkânsızdır. İşte bu not alışların hızı, biçimi, yöntemi, ifade becerisi ile bizler anlama hızımızı şekillendiririz.

Kitaplarda, dergilerde gazetelerde, ilanlarda broşürlerde kısaca yazılı materyallerde bir çok resim vardır. Burada resim demekle, fotoğraf olarak basılmış olanların dışındaki her şeyden bahsediyorum. Mesela bir gazetede resim olarak karşımıza grafikler, hava durumu tablosu, astroloji sembolleri, karikatürler, bulmacalar, kronolojik sıralamalar kur tablosu,… çıkar. Eğitim alanların dünyasına gelince onların ders kitapları daha bir şekil, sembol ya da şema ağırlıklıdır.

Her dersin kapsadığı fotoğraf dışı resimler, şemalar farklıdır. Sosyal bilgiler dersinde haritalar, krokiler, yönler; fen bilgisinde deney şemaları, yeni öğrenilen kelimelerin resimleri, matematikte problem şemaları, sütun grafikleri, istatistiki bilgi tabloları; Türkçe'de ise metni anlatan resimler ve yazarların resimleriyle karşılaşmak mümkündür. Bunlarla karşılaşan eğitim alan önce resmi çözmeye, anlamaya, kendince yorumlamaya çalışır. Sonra resimle ilgili yazıları okuyup bilgileri beynine kodlar. En karışık problemleri bile eğitim alanlara şekil çizerek anlatmayı denerseniz, anlaşılırlık olasılığınızı yükseltmiş olursunuz.

İşte size bir püf noktası: Eğitim alanlar için büyük çizgisiz harita metot defteri alın. Bu defterin adını "Şema Defteri" olarak koyun. Eğitim alanın tüm derslerde karşılaştığı resimleri şema defterine kuru boya kullanarak çizmesini isteyin. Eğer resimde yazı varsa sadece yazıları kurşun kalemle yazmalarına müsaade edin. Başlarda belki biraz yapmakta zorlanabilirler. Şema defteri uygulamasına devam ettikçe eğitim alanın bilgileri, aklında resimle ifade etmesine, anlamlı hâle getirmesine yardımcı olduğunuzu göreceksiniz. Çünkü her çizilen resmin beyin hücrelerinde bir kıvrımın artmasını sağladığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Biliyorsunuz ki, beyninizde ne kadar çok kıvrım varsa o kadar akıllısınız demektir.

Siz de eğer bir şema defteri edinmek isterseniz, karşılaştığınız resimleri çizerek bir hobi sahibi bile olabilirsiniz. Kuru boyalarınızın ucunu açmayı unutmayın.

EBRUCA

8/1/2009

HAYATI YÖNLENDİREN DEFTERLER(2)

DAVRANIŞ DEFTERİ

Sabahın erken bir vaktinde okula gelirsiniz. Bir öğrencinin yakını kapıda sizi beklemektedir."Hocam çocuğumun durumu nasıl?" diye sorar. O an, işte o an öyle bir andır ki, geçmek bilmez. Sınıfınızı düşünürsünüz. Yaklaşık 40 öğrencinin gözleri size bakmaktadır. Okul açılalı en az 1,5 ay olduğundan yaşanan bir sürü olay vardır. Alınan yazılı notları, sözlü notları... Aslında en kolayı bir öğretmen için öğrencinin almış olduğu notları gelen öğrenci velisine not defterine bakıp söylemektir.

Öğrencinin notu ya düşüktür ya yüksektir ya da ortalarda bir yerdedir. Bilgi verirsiniz. Veli hemen çekip gider. Peki davranış değerlendirmeleri ne olacak? Ya da 1,5 ay boyunca öğrenci, öğretmen ve sınıf arkadaşları arasında yaşanan problemlerden ailenin haberdar olmaya hakkı yok mudur? Peki bir öğretmen en az 40 kişilik sınıfta öğrencilerin çözüm bulduğu problemleri nasıl aklında tutabilir? Ya da hiç problem yaşamamış ve yaşatmamış öğrencilerin velilerine nasıl olumlu geribildirim verebilir?

Sınıfımda 3 yıldır şöyle bir uygulama yapıyorum: Sınıfımızda oy birliği ile seçilen bir öğrenci, günlük olarak "Haftalık Sınıf Davranış Defteri" tutuyor. Benim davranışıyla ilgilendiğim öğrencinin adını yazıp iki nokta üst üste koyup hangi davranış hakkında öğrencinin uyarıldığını açıklıyor. Bunlar: Ders kitabını unutmak, derse geç kalmak, zamanında okula gelmemek, arkadaşıyla tartışmak, kötü kelime kullanmak, getirilmemesi gereken eşya getirmek,… gibi olabilir. Cuma günü en son ders, yazılan isimler okunuyor. İsmi yazılmayan öğrencilere "…/01/09 -…/01/09" tarihleri arasında, davranışlarınızda dikkatli ve düşünceli davrandığınız için bu belgeyi almaya hakkazandınız. Teşekkürler." yazılı "Haftalık Davranış Karnesi" veriliyor. Bu davranış karnesini alanlar ailelerine imzalatıp, boyalarla süsleyip sınıfa geri getiriyorlar. Bir hafta boyunca sınıf panosunda davranış karneleri sergileniyor. Bir gün önceden randevu almak şartıyla veliler saat 10:30'da "Veli Görüşme Saati"nde birebir görüşme yapabiliyor. Randevu alan veliye, öğrencisi hakkındaki davranış gözlemleri aktarılıyor. Eğer gelen velinin çocuğu deftere hiç yazılmamışsa tarafımdan büyük bir övgü, takdir ve teşekkürle karşılanıp evine gönderiliyor. Böylece sadece sorunlu öğrencilerin velilerine davranış bilgisi vermek yerine, olumlu öğrencilerin velileri de durumlarından haberdar olabiliyorlar.

Şimdi bu uygulamayı evlerimize uyarlamaya çalışalım. Biz annelere genelde babalar şöyle bir soru sorar: "Bugününüz nasıl geçti? Yaramazlık yapan var mı?" İşte burada halının altına olayları saklamak yerine durum tespiti yapmamız ve problem yaratan olayların çözümünü zamana yayarak paylaşmamız gerekir. Bunun için de aile içi davranışlarımızın görüşüldüğü mutlaka bir paylaşım zamanını belirlemeliyiz. Diyelim ki davranışları gözden geçirme toplantımız cuma günü akşam yemeğinden sonra saat 20:00.

İşte size bir püf noktası: Hiç üşenmeyin. Çocuğunuzu bir hafta boyunca hangi konu yüzünden uyarıyorsanız, onu tarih alarak not almaya başlayın. Bu not alışı da eğitim alanın yanında yapın. Böylece olaylar olurken gereksiz yere sinirlenmemiş, üzülmemiş olursunuz. Hem de o problem hakkında ailenizle daha farklı bir sohbet ortamı içinde çözüm yolları bulabilirsiniz. Sonra gerçektende cuma günü saat 20:00'da davranış defterini elinize alın ve isim söyleyerek davranışları aile içinde seslendirin. Diyelim ki, 1 hafta boyunca her şey güzel gitti ve aile bireyleri davranış defterine yazılmadan 1 haftayı tamamladı. O zaman hafta sonu için eğitim alanları sinema, tiyatro, müze gezisi, oyun bahçeleri, arkadaş ziyareti, kitap hediyesi,… gibi bir ödülle mükafatlandırın. Eğitim alan, haftalık davranışların paylaşıldığı aile toplantısında, üzerinde tartışılacak bir sorun olmazsa cumartesi ya da pazar günü mutlaka eğitim veren ailesi tarafından ödüllendirileceğinden emin olmalıdır.

Bu defterleri saklayın. Çünkü problemler çözüldükçe, üzerinden zaman geçtikçe aslında ne kadar da küçük olduklarını fark edeceksiniz. Eşiniz, "Bugün çocuklarla günün nasıl geçti? diye sorduğunda, "Cuma günü saat 20:00'da görüşürüz." demenin rahatlığını yaşayacağınız günler dilerim. Çözebileceğiniz problemlerle karşılamanız dileğiyle, hoşçakalın.

8/1/2009

KOLUMDAN KAÇAN ZAMAN

2008 yılını bitiriyoruz, 2009 yılına giriyoruz. Zamanın başlangıcı gibi. Hangi zamanın? Tabi ki şimdiki zamanın. Peki, şu anı en kolay nasıl ifade edebiliriz? En yakınımızdaki duvar, masa ya da kol saatine bakarak,  sözlü olarak ifade edebiliriz.

Saate bakmak, saatle işe başlamak ya da bitirmek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığı edinebilmek için "dün, bugün, yarın" kavramlarını somutlaştırabilmemiz gerekir. Dün sabah, dün öğle saatleri ve dün akşam gibi yarın sabah, yarın öğle saatlerinde ve yarın akşam kelimelerini kurduğumuz cümlelerde kullanırsak, geçmiş ile gelecek arasındaki bir plânlamayı da ifade etmiş oluruz.

Bir yere zamanından daha önce gitmek, bir davete hazırlanırken erkenden işlerimizi bitirebilmek olumlu insan özelliklerindendir. Ne zaman yemek yiyeceğimizi, ne zaman uyuyacağımızı, ne zaman çalışıp ne zaman dinleneceğimizin zamanını hep önceden belirleyip kararlaştırmamız gerekir. Sadece Tv'de izleyeceğimiz dizilerin saatini kaçırmaz olduk. Hatta bazı toplantıların başlama saatleri artık olması gerekenden daha erken bir saatte olacak, diye duyuruluyor. Çünkü nasıl olsa herkes en az yarım saat geç gelecek. Böylece, toplantıyı yapanlar boşu boşuna beklememiş oluyor.

Kuşluk, seher, akşam üstü, öğleden sonra, tan ağarırken, gece kelimelerini somutlaştırabilmek için de mutlaka iyi bir zaman bilgisine ihtiyaç var. Eğitim alanlar için bu tüm soyut kelimeleri anlamlı hale getirmek, eğer yardımımız olmazsa uzun uzun yıllar almaktadır. Bu uzun süreçte bugün olanları dün ya da dün olanları bugün olmuş gibi anlatabilirler. Zamanın soyutluğunu mutlaka somut hâle getirmek gerekir. İşte size bir püf noktası: "Eğer şimdiye kadar almadıysanız, eğitim alanlara en iyi yılbaşı hediyesi olarak "saat" alın. "Saati kollarına büyük bir törenle takın. Okula gidiş, geliş ya da yemek, uyku gibi hiç değişmeyen saatleri takip etmelerini sağlayın. Kolunda saat olan eğitim alan zamanın nasıl akıp geçtiğini gözleriyle somut olarak takip  edebilir. "Ödevimi getirmekte geciktim.", "Çalışmalarımı erken tamamladım.", "Zamanında uyudum." gibi ifadeleri bilincinde anlamlı hâle getirebilir... 1 dakika ile bir yılın farklı zaman uzunlukları olduğunu tahmin edebilir.

Bizler de eğitim alanlara örnek olmak için mutlaka kollarımızda birer saatle dolaşmalı ve zamanı aktif olarak takip  etmeliyiz Zamanında tamamlanmamış bir işin ya da gecikilmiş bir buluşma anının neleri kaybettirdiğini biz yetişkinler öğrendik. Öğrenirken de bu gecikme ve ertelemelerin bedellerini şöyle ya da böyle ödemek zorunda kaldık. Ya ailemizde saat kullanma alışkanlığı ya da bizim zamanın değerini fark etmek gibi bir niyetimiz yoktu.

Artık çağımız hız çağı. Eğitim alanların başarılı ya da başarısızlıkları, ne kadar işi ne kadar kısa sürede yaptıklarıyla ilgili olacak. Koşan zamanı tutamayacağımızı bilerek, onu şekillendirme fırsatını yakalamaya çalışalım. 2008 yılında yapamadıklarımızı, 2009 yılında yapabilme fırsatlarının zamanını çevremizdeki saatlerde görebilmek dileğiyle mutlu yıllarda, mutlu yaşlarınız olsun. Hoşçakalın.

8/1/2009

HİÇ MISIR ŞURUBU YEDİNİZ Mİ?

Onları ilk gördüğümde gözlerimin faltaşı  gibi açıldığını hatırlıyorum. Kocamandılar. Paket paket rafları süslüyorlardı. 5' li paket bile az gelmiş olmalı ki,10'lu paketler halinde yenilmeyi bekliyorlardı. İnanın bir türlü mantığım bu olayı kavrayamıyordu. Nasıl olur da bir çikolata ya da bisküvi 10 paketi bir arada ve de bu kadar uygun fiyata satılabilirdi? Bir de en önemlisi o paketi alan eğitim  alanın bir doyma sınırı yok muydu? Yani bir tane yedikten sonra nasıl 2.yi de açıp yiyecekti. Kolalı içecekler nasıl 2,5 lt. olabilirdi? Düşün Allah düşün. Sonunda kendime göre bir cevap buldum. Türkiye'de her evde ortalama 3 eğitim alan ve en az da 2 aile yetişkini olduğuna göre 10'luk paketlerin satışa sunulması bizim yararımıza olan birşeydi. Yani Türkiye'deki aile mevcutlarını düşünerek bu 10'luk paketlerin üretimine karar vermişlerdi.

Bizim aile hep 3 yetişkiniyle dolaşırken 1 eğitim alan aramıza katılınca bu ürünlerden, en az sayıda olan 3'lü paketleri denemeye kara verdim. 1 paketin içinde 10 çikolata var. Yani evde 3x10 =30 adet çikolata bizi bekliyor. Küçük eğitim alan daha 18 aylık olduğu için 1 tane çikolatayı yiyip tükürüyor. O zaman çikolatalar kime kalıyor. Tabi ki bana. Başlıyorum yemeye, bir iki  derken 1 kutuyu bitiriyorum. Önceden çikolatayı fazla yediğimde içimde bir baygınlık hissi oluşur, hatta bir müddet sonra çikolata kelimesini dahi duymak istemezdim. Ama bunları ye ye bıkmıyorum. Allah Allah, bu işte bir gariplik var. Alışverişe çıkınca bu sefer 10' luk bir bisküvi paketi aldım. Her ambalajın içinde 15 koca bisküvi var. Yemeye başladım. 1 paket bitti. Gözüm diğer pakette. Ambalajını açsam onu da yiyeceğim. Sanki biraz önce 15 bisküvi yemiş olan ben değilim. Birden gözümün önüne doymak bilmeyen eğitim alanlar hatta bebekler geldi. Onların doymadan yemek yemeyi nereden öğrendiklerini hep merak ederdim. Koca koca cipsleri bitirip üzerine de meyve sularını içip, yine annelerinden bir tane daha al ,diye yalvarmalarını hiç anlayamazdım. Çünkü insanın bir şeker dengesi var. Yediğiniz bir şey, vücut için yeterli düzeye bir ulaştığında şeker,  pankreastan salgılattığı insülin salgısı ile beyni uyarıp artık "doyduğunu" haber veriyor. Beyinde mide ve diğer organların yemek yeme isteğini o anda durduruyor. Buna "Doygunluk Hissi " diyoruz. Eğer yemeye devam edersek ne olur biliyor musunuz? Kusarız. Hatta bunu ifade eden "kusana kadar yemek" deyimi bile Türkçemize yerleşmiştir. Peki 10'luk paketlerden dediğim maddelerin, meyve suları ya da asitli içeceklerin içindeki "şeker" beynimi niye uyarmıyor? Meğer yıllardır şeker pancarına göre 700 kat daha ucuz olan mısır şurubu, şeker olarak tüm gıda sektöründe kullanılıyormuş. Tamam, ucuz ama bu gıdaları yiyenler neden doymuyorlar? İşte acı gerçek şu: Mısır şurubu kullanılmış bir gıdayı yiyen vücut insülin salgılayamaz, böylece de beyin tokluk hissini algılayamazmış.

Ne kadar korkunç, değil mi? Yani o paketleri 10'luk, 5'lik hâline getirenler, içecekleri 2,5lt.'lik şişelerde satanlar zaten, tüketenlerin  doymayacağını taa başından beri biliyorlarmış ve bu yüzden toplu paket üretimine gidiyorlarmış. Eğitim alanlar obez veya şeker hastası  olmuş ya da  fazla enerji alımından hiperaktiviteye mahkum olarak, sınıfta oturma güçlüğü yaşıyormuş. Bunlar  üreticinin umurunda değil ki. Onlar ne kadar fazla ürünü ne kadar kısa sürede sattıklarıyla ilgileniyorlar. Bu acımasız gerçeklik karşısında insan olanın tüylerinin ürpermemesi mümkün değil.

İşte size bir püfnoktası: "Siz siz olun ambalajlı gıda ve içeceklerden ailenizi koruyun. Eğitim alanın ve ailenizin sağlığı için pasta, çörek gibi unlu gıdaları evde üretmeye başlayın ve yanlarına hoşaf, komposto ya da sıkma meyve sularını da eklemeyi unutmayın.

"İlk kek yaptığım gün evin içine mis gibi bir koku yayıldı. Yanına da pekmezi suda karıştırıp hazırladığım içeceği yerleştirdim. Koca bir dilim yedikten sonra arkama yaslanıp "Oh! Doymak ne güzelmiş!"  dedim. Sizin tarifleriniz eminim ki benimkilerden daha da güzel olacaktır. Afiyet olsun.

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı